14 Kasım 2018
  • İstanbul10°C
  • Ankara3°C

ZEKAİ TUNCA... DÜNYA CEP'TE, BİR KULAKLIK KADAR UZAK!

Gelmiş geçmiş bestekarların en büyüklerinden… Bu besteleri yazacak neler yaşadı…? Bizzat Zekai Tunca'ya sorduk...

Zekai Tunca... DÜNYA CEP'TE, BİR KULAKLIK KADAR UZAK!

16 Mart 2018 Cuma 15:30

Röportaj; Veysi DÜNDAR /ocakmedya.com

O bir dönemin en sevilen, en dinlenilen ismiydi. Hiç bir magazin programına konuk olduğunu hatırlamıyorum. Kaliteli duruşu, beyefendi kişiliği, kibarlığı, nüktedanlığı ile hep takdir edilen bir isimdi.

“Sanatçı” ola(bile)nlara ender bir örnektir. Çoğumuz onun şarkılarını, sevdiklerimize hediye ettik. Aşkımızı ilan ettik.

Ortak şarkılarımızın bestekarıdır, sesidir, sözüdür, hüznüdür, sevgisidir. Bu isim çok değerli büyüğüm, muhterem ağabeyim Zekai Tunca…

Bugün de milyonlar kendisini ve bestelerini dinliyor.

Gelmiş geçmiş bestekarların en büyüklerinden… Bu besteleri yazacak neler yaşadı…?

Zekai Tunca kimdir?

Ankara (Tatlar) doğumludur. Ankara Teknik Yüksek Öğretmen Okulu sonrası öğretmenlik yaptı. Ankara Radyosu sanatçısı oldu. TRT’de çeşitli görevlerde çalıştı. Yurtiçi ve dışında konserler verdi. Kendisine 1988 yılında Kültür Bakanlığı tarafından ‘Devlet Sanatçısı’ unvanı verildi.

Müzik kariyerinde Bahar Çiçek Çiçek, Seni Sevdirene Şükürler Olsun, Gülü Susuz Seni Aşksız Bırakmam, Rüyalarım Olmasa, İçime Doğdu gibi albümler çıkarmış, Üzme Beni, Beni Sevmeye Devam Et, Aşka Merakım Ezelden, Gözyaşımda Saklısın gibi şarkıları dillerden düşmeyen Türk Sanat Müziği’nin sevilen ismidir.

Hasbıhalimiz

Kendisiyle çok güzel bir söyleşimiz oldu. Hasbıhalimiz, muhabbetimiz dinlenilesi, okunası bir tadda gerçekleşti her zamanki gibi.

[Sohbetimize bir ara Hanımefendi eşi de iştirak etti. Yarım asrı aşan enfes bir birliktelikleri var. “Şöhret olmadan evlendim kendisiyle. Şöhret olsuysa sayemde olmuştur” der demez, Zekai Abi “ağız tadıyla kavga edemez olduk, o kadar çok iyi tanıyoruz birbirimizi” diye müdahil oldu. “Eşimle evliliğimiz şöhret evliliği değil. Adım duyulduğunda oğlum 9 yaşındaydı” dedi.

Çift olarak mest olunacak, çok güzel aile, harikulade bir örnek. Darısı tüm ülkenin başına. “Ömürlük Evlilikler” diye bir söyleşi için sözleşerek, bu faslı kapattık.]

Zekai Tunca’nın şarkıları kadar dillendirdiği çok önemli tespitleri de oldu. İstifadelerinize sunuyorum. Bilinçleneceğiniz okumalar diliyorum.

Sohbetimizde; özenle siyasetten kaçındı. “Siyasetçiden kaçınıyorum. Ama bu benim ülke gerçeklerine kayıtsız kaldığım anlamına gelmiyor.

Herkes dizi izlerken ben gece yarılarına kadar tartışma programlarını izliyorum.”

Özenle politize olmadı… “Sanatçı kutuplaşmanın tarafı olmamalı” dedi. “Sanatçı olduğum için tapanım olmadı belki, ama hiç değilse sokakta yüzünü ekşitip bakanım da olmadı” diye de ekledi.

“Zamanımızda konservatuar yoktu. Bizim dönemimiz hep alaylı. Dönem dönem halkın beklentilerine göre makamlar, şarkılar, sanatçılar öne çıkıyor. Bir dönem muhayyerkürdi revaçtaydı mesela.”

“Barış Manço bugün olsaydı popüler kültüre yenik düşerdi. Genç sanatçıların içinde benim de beğenerek dinlediğim isimler var. Şimdi bu işin okulu olduğu için okullu olanlar farklı oluyor.” 

“Olimpiyatlarda yaptığım jüri üyeliğinde Türk dilinin, musikisinin, kültürünün yaygınlaşmasına emeği geçenleri takdir etmenin ötesinde bir sözüm ve niyetim olmadı.” 

“Yarışmalarda ödül alan sanatçıların ödül almalarına gerekçe gösterilenlerin garabetini kabullenemiyorum. Örneğin Türk Musikisi dalında arabesk sanatçımız ödül alabiliyor. Kıstas ne, SMS oyları! Sms ile doktor seçiliyor mu?”

“Hiçbir desteğin, sponsorun, yüzlerce radyonun, onlarca televizyonun olmadığı devirlerde mevcut kanallarda çalınan eserlerimin benim yanımda ayrı bir yeri var.

Hangi eserimi daha çok sevdiğimden ziyade hangisini sevmediğim daha kolay bir soru olurdu. İmkansız, Beni Bırakıp Gitme ve bilhassa Garip adlı şarkılarımın ayrı bir önemi var benim için.

Garip isimli şarkı, sponsorsuz sadece radyolarda efsaneleşen bir şarkım olmuştu.”

Diğer ünlü isimler gibi maddi bir güce kavuşamamasını havaalanında denk geldiği, Yılmaz Ulusoy anısı ile izah etmeye çalıştı.

Ulusoy, “Son vuruşu yapamıyorsun Hoca” demiş kendisine…

Sanat müziğimiz

Veysi Dündar (VD): Klasik Türk Müziği (KTM) hakkettigi noktada mı? Klasik (Sanat) Türk Müziği bir iklim olayı mı? Şu anda bu iklim neden söz konusu değil?

Zekai Tunca (ZT): KTM, hak ettiği noktada değil tabii. Bu iletişim, sosyal medya, denetimsiz, kuralsız, ilkesiz, dinlemek ve dinlenmek için değil, seyredilmek amaçlı müzik bombardımanında nasıl olabilsin? Diğer otantik müziklerde Arap, Hint, Çin, Japon v.b. olduğu gibi…

VD: Trt’de Topkapı belgeselinde küçük ama önemli bir rol oynadınız. Tarihi bir kişiliği bir eski müzik adamını canlandırmıştınız… Kimi canlandırmıştınız? Oyunculuğu düşündünüz mü? Nasıl bir duyguydu?

ZT: TRT TOPKAPI belgeselinde, görevli olarak Hacı Sadullah Ağa’yı temsil etmiştim. Oyunculuğu hiç düşünmemiştim. Sadullah Ağa isminin tedirginliğini yaşadım.

VD: Sanatçı olmasaydınız ne olmak isterdiniz? Zamanın ruhunu yakaladığınızı düşünüyor musunuz?

ZT: Bizim zamanımızda önce bir mesleğin, işin olacak, müzikle de hobi olarak ilgileneceksin. Benim de teknik öğretmen tahsili yaparken ve öğretmenlik yaparken de hedefimde hep müzik vardı. Başkaca bir emelim olmadı. 1980 başından beri, zamanın ruhunu yakaladığım söylenir, şarkılarımla, icramla…

VD: “İnsan için üç boyutlu varlıktır” derler. Şöyle ki; sosyal, biyolojik ve psikolojik varlık.  Ben buna dördüncü boyut olarak estetik unsuru da ekliyorum. Sizce bugün estetik anlayışımızda var olan durulmanın nedenleri nelerdir? Zira edebiyat, mimari, resim vs hepsi derin bir uykuda.

ZT: Bu bütün dünyada önü alınamaz bir durum. Sadece bizim zaafımız değil. Bütün dünya cepte, bir kulaklık uzaklığında…

VD: Gençlerin ilgi duyduğu müzikle klasik anlayış arasında üçüncü yol yok mudur? Bir imtizaç hamlesi mesela?

ZT: Üçüncü yolu hep aradım. Boşa gitmediğini de düşünürüm. Koyu klasikçi bir meslektaşım “Şarkılarına bakıyorum; değişik yeni şeyler ama YANLIŞ YOK.” şeklinde bir değerlendirme yapmıştı. Bunu önemserim. 80’lerden bu yana, her 2-3 yılda bir, her yaşın paylaştığı şarkılarım olmuştur. 

VD: Makamların çeşitli içerik ve duyguların ifadesi için kullanıldığını biliyoruz. Hangi makam hangi duygu içindir?

ZT: Uzun yıllardır arabesk müziğin vazgeçilmez makamının (tam makamın tanımı kapsamında olmamakla birlikte) KÜRDÎ oluşuna bakarsak, bu makamın biraz uyuşturan bir lezzetine karşılık, onun türevi olan KÜRDÎLİHİCAZKÂR’daki ışıltıya baktığımızda, makamların ruhlarda değişik etkilerini kabul etmek gerekir. 

“Hangi makam, hangi duygu?” meselesi bu söyleşiye sığmaz.

VD: Eskiler bimarhanelerde (akıl hastanesi, örneğin Edirne Murad Şifahanesi) musiki ile tedavi yapılırdı.  Hangi makam hangi hastalığın tedavisinde kullanılır? Müzik hakikaten ruhun gıdası mıdır?

ZK: Bu da kişiye göre tartışılabilir bir ders konusu. Müzik gerçekten ruhun gıdasıdır. Kanseri yenmiş bir hanım bana “bu hastalığı Türk sanat müziği ile yendim” demiştir.

VD: Yıllardır müzik icra ediyorsunuz. Sizin kuşak sadece sahnede değil, sokakta evde her yerde sanatçı. Bu estetik, bu nezaket, nezahet, letafet, tavır neden şimdiki şarkıcılarda yok?

ZT: Bu müzik saraylarda, konaklarda doğdu. Paşalar, beyler, ağalar, Padişahlar paylaştı. Cumhuriyet’in radyosuyla, daha sonra televizyonuyla halka ulaştı.

Tek bir radyodan, tek bir televizyondan, akademik düzenle yetişkinler için yapılmış, denetlenmiş bu müziği, anne babalarla birlikte çocuklar da dinlemek durumundaydı.

Özel TV ve radyoların patlamasıyla rekabet “Kim ne istiyor?” hesabıyla en alt kesimleri kapma yarışı sonucu oluşmuş.

Müziğini çalıp, söyleyeni de dinleyeni gibi olacaktı tabii. Oldu da. Sektör de ona göre üretecek, satacak, yayacak doğal olarak.

İstanbul ve aşk
VD: Zekai Tunca’nın İstanbul’unu anlatır mısınız bize?
ZT: İstanbul benim için binaları dev, sokakları cüce… Her yapılan köprüyle, açılan her yol ile, bir şehir daha doğuran, semt adları çayır çimen, bağ bahçe, çeşme, çamlarıyla, şarkılarda ve tabelalarda kalmış.
Duyduğumda, okuduğumda yüreğimi yakan bir yığın. Bazen semt adlarının değişmesi gerektiğini düşünürüm ben. O isimler bana öyle şeyler çağrıştırır ki, şimdiki haline kahroluyorum.
VD: Klasik şarkılardaki aşk ile yeni aşk anlayışı arasında nasıl farklar vardır? Sizin ve akranlarınızın ürettiği gibi, sanat değeri yüksek, bizlerin bam teline hitap eden, halkı kucaklayan ve halkın benimsediği eserler artık üretilemiyor. Neden?
ZT: Her çağın yaşam biçimine göre de sanat oluşur. Şarkılardaki ortak konuların başında gelen aşk da şimdi yüz sene, elli sene evvelki aşklar değil…
Eski mahrumiyetler, mahremiyetler, gurbetler, kavuşamamalar yok. Şarkısı da ona göre olacaktır. 
VD: Sn Tunca bu gün bir Zeki Müren, bir Safiye Ayla, bir Müzeyyen Senar, bir Kâni Karaca, bir Zekâi Tunca daha ismini sayamadığım bir çok sanatçı (ses) yetişmiyor…  Bunun sebebi ne olabilir?  Sanat ve estetiğe gereken hassasiyeti göstermediğimiz için mi?
ZT: Örnekler, rol modeller öyle… Sektör de öyle istiyor.
Sohbeti bitirirken
VD: Sn Tunca büyüklerimiz der ki: “Yüksek ilimlerin giriş kapısı belleyici kulaktır.” Bu gün çocuklarımızın, gençlerimizin kulakları maalesef kirletilmiş durumda… Kulaklarımızın eski hassasiyetine kavuşması için ne yapmak gerekir…?
ZT: Tekrar söylememe izin verin. “Dünya cepte, bir kulaklık kadar uzak.”
VD: Bize umudun resmini çizer misiniz? Okurlara vereceğiniz moral dolu satırlara ihtiyaç var. Bir bilen, yaşayan bir sanat adamı, duygu yüklü birisi olarak… 
ZT: Affınızla, bu hızlı değişim içinde bu beni aşıyor. Bir yıl sonra başka bir resim çizmek gerekiyor.
Yorumlar
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.